21 Mayıs 2013 Salı

“AOÇ’ye emperyal hançer”

ABD'ye mi Satıldı?!..
Ankara’nın Çukurambar semti; ODTÜ bahçesi ile ŞAP ENSTİTÜSÜ, Yani, Çankaya Belediyesi Park Alanı arasında yer alan, 100. Yıl Sitesi, Çankaya Üniversitesi ve ATILIM Okulları bitişiği; Atatürk Orman Çiftliği (AOÇ) alanının ABD’ye satıldığı iddia edildi. Konu hakkında açıklama yapan Mimarlar Odası Ankara Şubesi, satışın kabul edilemez olduğunu söyledi.
(17 Mayıs 2013, TMMOB-yapi.com.tr)
Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı  Ali Hakkan ve Ankara Şube Sekreter Üyesi Tezcan Karakuş Candan, AOÇ alanının ABD büyükelçiliğine satıldığı yönünde bir açıklama yaptı.
Mimarlar Odası’nda düzenlenen basın toplantısında konuşan Ankara Şube Başkanı Ali Hakkan, satışın kabul edilemeyeceğini söyledi. Hakkan, “ Satılacak alan, Demir Kafes’in hizasında bizim de sıkça dava açtığımız emsal artışlarının olduğu alanda, Çukurambar semtinde 6 bin 400 metrekarelik AOÇ arazisinde bulunan alan, 1983’te Gazi Üniversitesi’ne devrediliyor. Gazi Üniversitesi alanı 2010 tarihine kadar değerlendirmeyerek, TOKİ’ye satış yapıyor. TOKİ ise alanı Amerika’ya satmak için mutabakat yapıyor. Büyükşehir Belediye Başkanlığı yükseklik serbest plan tadilatları yapıyor. TOKİ aracılığıyla burası ranta peşkeş çekilirken, TOKİ buradaki alanı ABD’ye satmak üzere. Üzülerek söylüyoruz ki tam da başkanın Amerika’da olduğu bu süreçte bölge ABD’ye peşkeş çekiliyor. Bunu kabul edemeyiz, bu konuda mücadele kampanyası yürüteceğiz” açıklamasında bulundu.
TMMO HUKUKİ SÜREÇ BAŞLATACAK
Hukuki süreç başlatacaklarını söyleyen Hakkan, şöyle konuştu: “ AOÇ Genel müdürlüğü 1983’te kamusal bir niyetle Gazi Üniversitesi’ne devretmiş olabilir ama bugün bu devrin ne anlama geldiği konusunda bu devirden ders çıkarmalılar. Atatürk Orman Çiftliği’nin kuruluş ilkelerine sahip çıkması gerekiyor ki buna müdahale etsin. TOKİ bunu hangi hakla yapar? ABD’ye satılacak alanda, yol yapımlarıyla ilgili belediyelerden talepler de var. Çankaya Belediyesi’ni de ABD isteğine göre bu alanla ilgili hizmet yapacak mı yapmayacak mı? Bu alanda sorumlu davranmaya davet ediyorum.”
“TOKİ, AOÇ arazisini ABD’ye peşkeş çekemez” 
Tezcan Karakuş Candan hem AKP’ye hem Gazi Üniversitesi’ne sert çıktı. Candan: “El değiştirerek gelen AOÇ alanında yazışmalar havada uçuşurken yakaladık. Çünkü AOÇ’de Yürüttüğümüz mücadele sebebiyle bizlere bilgi akışını sağlayan dostlarımız arttı. Bu yazışmalar elimize ulaştı. Alan 1950’li yıllarda AOÇ’ye kayıtlı. Gazi üniversitesi burayı alıyor, ve bir şekliyle konut ticaret alanı için TOKİ’ye devrediyor. Gazi, üniversite mi arada hülle yapan mı bunu anlamak zor. Hükümetin bütün ideolojik yaklaşımlarının altından Gazi Üniversitesi çıkıyor. TOKİ ABD büyükelçiliği ile elçilik yapılması için anlaşma yaptıklarını söylüyor. İnsan bu kadar mı vicdansız olabilir. AOÇ’nin emperyal peşkeşi Türkiye’nin tarihine kara bir leke olarak geçecektir. Tüm siyasi partileri bu konu üzerine tavır koymaya davet ediyoruz. AOÇ arazisi olması bizim için süreci hassaslaştırıyor. Ülke toprakları peşkeş sürecine gidiyor. ABD’ye verilecek bir karış bile AOÇ toprağımız yok“ dedi.
***
TMMOB: “AOÇ’ye emperyal hançer” 
(Haberin Orijinali)
Ankara’nın Çukurambar semtindeki Atatürk Orman Çiftliği alanı ABD’ye satılıyor. Konu hakkında açıklama yapan Mimarlar Odası Ankara Şubesi hükümete ateş püskürdü.
Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı  Ali Hakkan ve Ankara Şube Sekreter Üyesi Tezcan Karakuş Candan AOÇ alanının ABD büyükelçiliğine satıldığı yönünde bir açıklama yaptı. Mimarlar Odası’nda düzenlenen basın toplantısında konuşan Ankara Şube Başkanı Ali Hakkan, satışın kabul edilemeyeceğini söyledi. Hakkan alanı tarifleyerek başladı.  “ Satılacak alan, Demir Kafes’in hizasında bizim de sıkça dava açtığımız emsal artışlarının olduğu alanda, Çukurambar semtinde 6 bin 400 metrekarelik AOÇ arazisinde bulunan alan, 1983’te Gazi Üniversitesi’ne devrediliyor. Gazi Üniversitesi alanı 2010 tarihine kadar değerlendirmeyerek, TOKİ’ye satış yapıyor. TOKİ ise alanı Amerika’ya satmak için mutabakat yapıyor. Büyükşehir Belediye Başkanlığı yükseklik serbest plan tadilatları yapıyor. TOKİ aracılığıyla burası ranta peşkeş çekilirken, TOKİ buradaki alanı ABD’ye satmak üzere. Üzülerek söylüyoruz ki tam da başkanın Amerika’da olduğu bu süreçte bölge ABD’ye peşkeş çekiliyor. Bunu kabul edemeyiz, bu konuda mücadele kampanyası yürüteceğiz” açıklamasında bulundu.
Hukuki süreç başlatacaklarını söyleyen Hakkan, şöyle konuştu: “ AOÇ Genel müdürlüğü 1983’te kamusal bir niyetle Gazi Üniversitesi’ne devretmiş olabilir ama bugün bu devrin ne anlama geldiği konusunda bu devirden ders çıkarmalılar. Atatürk Orman Çiftliği’nin kuruluş ilkelerine sahip çıkması gerekiyor ki buna müdahale etsin. TOKİ bunu hangi hakla yapar? ABD’ye satılacak alanda, yol yapımlarıyla ilgili belediyelerden talepler de var. Çankaya Belediyesi’ni de ABD isteğine göre bu alanla ilgili hizmet yapacak mı yapmayacak mı? Bu alanda sorumlu davranmaya davet ediyorum.”
“TOKİ AOÇ arazisini ABD’ye peşkeş çekemez” 
Tezcan Karakuş Candan hem AKP’ye hem Gazi Üniversitesi’ne sert çıktı. Candan: “El değiştirerek gelen AOÇ alanında yazışmalar havada uçuşurken yakaladık. Çünkü AOÇ’de Yürüttüğümüz mücadele sebebiyle bizlere bilgi akışını sağlayan dostlarımız arttı. Bu yazışmalar elimize ulaştı. Alan 1950’li yıllarda AOÇ’ye kayıtlı. Gazi üniversitesi burayı alıyor, ve bir şekliyle konut ticaret alanı için TOKİ’ye devrediyor. Gazi, üniversite mi arada hülle yapan mı bunu anlamak zor. Hükümetin bütün ideolojik yaklaşımlarının altından Gazi Üniversitesi çıkıyor. TOKİ ABD büyükelçiliği ile elçilik yapılması için anlaşma yaptıklarını söylüyor. İnsan bu kadar mı vicdansız olabilir. AOÇ arazisi içerisinde bulunan bir yere emperyal hançer saplamayı AKP hükümetinden başkası yapamazdı. Bu affedilecek, kabul edilebilecek bir şey değil. AOÇ mücadelesi böyle sürerken, dış politika ABD’den kaynaklı zorlu bir  süreç yaşatılırken, Reyhanlı’da bu politikalar sonucu insanlarımız ölürken, bu politikanın kentsel ölçeğe yansımasıdır. AOÇ’nin emperyal peşkeşi Türkiye’nin tarihine kara bir leke olarak geçecektir. Tüm siyasi partileri bu konu üzerine tavır koymaya davet ediyoruz. AOÇ arazisi olması bizim için süreci hassaslaştırıyor. Ülke toprakları peşkeş sürecine gidiyor. ABD’ye verilecek bir karış bile AOÇ toprağımız yok“ dedi.
AOÇ’de ABD, MİT, Başbakanlık üçgeni
Candan Başbakanlık açtığımız her davaya müdahil olmaya başladığını belirten Candan: “Davalarımız AOÇ’de devam ediyor. Açtığımız her davaya başbakanlık müdahale oluyor. Son olarak AOÇ’de Bira Fabrikası’nın olduğu alana TBMM tesislerinin kurulmasına karşı açtığımız davaya Başbakanlık müdahil oldu. Güvenlik gerekçesiyle müdahil oldu. Alana ABD Büyükelçiliği yaparlarsa, buralarda kuş uçurtmayacaklar. Atatürk Bulvarı üzerindeki elçilik binalarını kaldırıma kadar sarkıttılar. Gitsinler kendilerine ayrılan Çaldağ’a yapsınlar. İlgili Belediyeler diplomatik siteler için planlarda yer ayırıyorlar. Belediyeler ABD Büyükelçiliği’ne diplomatlara ayrılan yerleri göstermeli. AOÇ kaynaklı bir arazi ABD’ye satılamaz. Bu ihanetin karşısında olacağız ”  dedi.
Candan ve Hakkan yapılan basın toplantısında ayrıca, alanın AOÇ arazisi olduğuna dair 1951 tapusunu ve bugün ABD’nin arazisi olarak görülen bir belge gösterdi. 

2 Şubat 2013 Cumartesi

MENFUR BİR PLANIN PARÇASI MI?..

“Heybeliada Ruhban Okulu” gündeme taşınır; 
“Ekümenik Patrik” furyası ısıtılırken!...
"KİN KAPISI" VE "İHANETLER"
Osmanlı döneminde iki patrik, ihanetleri yüzünden asılmıştır.
1. Fener Patriği III. Pantenios, Eflak ve Boğdan voyvodalarını isyana teşvik ediyor. Sadrazam Köprülü Mehmet Paşa, Patriğin voyvodalara gönderdiği mektubu ele geçiriyor ve Patriğin asılmasını emrediyor. Patrik III. Pantenios, 24 Mart 1657 günü Parmakkapı’da asılıyor…
2. 1820-1821 Mora isyanı, Balkanlar’ın Memâlik-i Osmanî’den ayrılmasını sağlayan en önemli hareketlerden biri oluyor.
Mora’da binlerce Müslüman Türk kılıçtan geçirilmişti. Dönemin Padişahı ikinci Mahmut, Sadrazam Benderli Ali Paşa’yı görevlendirmiş ve bu ayaklanmada parmağı olanların derhal tespit edilmesini istemiştir. Yapılan tahkikatta ve Patriğin evine düzenlenen baskında Patrik Beşinci Gregorius’un “ihanet” ettiği tespit edilir. Ayrıca Osmanlı’nın amansız düşmanı Rus Çarı Alexandra'ya yazdığı istihbarat mektupları ortaya çıkar ve yargılanan patrik, halkı isyana teşvik etmek ve Devleti Osmani Ali'ye ihanet etmek suçuyla “idam”a mahkûm edilir. İnfaz, Fener Patrikhanesinin kapısı önünde 21 Nisan 1821 günü icra edilir.
Bunun üzerine Patrikhane yönetimi, aynı yerde bir Türk büyüğü asılana kadar bu kapının kapalı tutulmasına karar veriyor. Mezkûr kapı, “KİN KAPISI” olarak anılıyor…
Patrikhane yönetiminin bu kararından haberdar olan Türk devlet yetkilileri, buna bir misilleme olarak, Patrikhane’nin bulunduğu sokağın adını “Sadrazam Ali Paşa” koyarlar. Bu kapı hala kapalıdır. Girişler, bu kapının solundaki küçük kapıdan yapılmaktadır
İDAM EDİLEN PATRİĞİN RUS ÇAR’INA MEKTUBU
Osmanlı Devletinde Rus sefiri (büyük elçisi) olarak uzun seneler çalışanİgnatiyef, “isyana elebaşılık etmek” suçundan Fener Patrikhânesi’nin kapısında asılan, Patrik Gregorius’un, Rus Çarı Aleksandr’a yazdığı mektuba hâtırâlarında şöyle yer veriyor:
- “Türkleri maddeten ezmek ve yıkmak gayr-ı mümkündür. Çünkü Türkler, çok sabırlı ve mukavemetli insanlardır. Gayet mağrurdurlar ve izzet-i nefis sahibidirler. Bu hasletleri de, dinlerine bağlılıklarından ve kadere rıza göstermelerinden, an’anelerinin kuvvetinden, padişahlarına, kumandanlarına, büyüklerine itaat duygularından gelmektedir. Türkler zekidirler ve kendilerini müspet yolda sevk-ü idare edecek reislere sahip oldukları müddetçe de çalışkandırlar. Gayet kanaatkârdırlar. Onların bütün meziyetleri, hatta kahramanlık ve şecaat duyguları da an’anelerine olan merbutiyetten (bağlılıktan), ahlâklarının salâbetinden (kuvvetinden) gelmektedir.
Türkler’de evvela itaat duygusunu kırmak ve manevî rabıtalarını (bağlarını) kesretmek (parçalamak), dinî metanetlerini zaafa uğratmak icap eder. Bunun da en kısa yolu, an’ânât-ı milliye ve mâneviyelerine uymayan haricî fikirler ve hareketlere onları alıştırmaktır.
Türkler, haricî muaveneti (dış yardımı) reddederler, haysiyet hisleri buna manidir. Velev ki, muvakkat bir zaman için zahirî kuvvet ve kudret verse de, Türkler’i harici muavenete alıştırmalıdır. Maneviyatları sarsıldığı gün, Türkler’i kendilerinden şeklen çok kuvvetli, kalabalık ve zahiren hâkim kuvvetler önünde zafere götüren asıl kudretleri sarsılacak ve maddî vasıtaların üstünlüğü ile yıkmak mümkün olabilecektir. Bu sebeple, Osmanlı Devleti’ni tasfiye için, mücerred olarak harp meydanındaki zaferler kâfi değildir. Ve hatta sadece bu yolda yürümek Türkler’in haysiyet ve vakarını tahrik edeceğinden, hakikatlere nüfuz edebilmelerine sebep olabilir.
Yapılacak olan, Türkler’e bir şey hissettirmeden bünyelerindeki bu tahribi tamamlamaktır!”
Fener Rum Patrikhanesi’nin açtığı okullardan birisi olan İkonomos akademisinin 1884 yılı ders müfredatında olan Ada belediye başkanı tarafından ele geçirilen ders müfredatında şunlar yer alıyordu ;
1) Türkler ezeli bir düşman olarak Rumlara tanıtılacak.
2) Türklerin en küçük hataları büyütülerek Avrupa’ya duyurulacak ve uygar dünya Türklere düşman edilecek.
3) Türkler ekonomik bakımdan çökertilecek. Bu amaçla zengin Türkler sakat ticaret yollarına götürülecek, bol faizli krediler açılacak, ağır şartlarla rehin kabul edilecek.
4) Türklerin ahlak, milliyet, din ve gelenekleri dejenere  edilecek. Bu amaçla küfürler öğretilecek ve bu küfürlerin Türkler arasında yayılmasına çalışılacak. Türkler ziyana ve diğer ahlaksızlıklara teşvik edilecek. Türk gençleri arasında kabadayılık ruhu aşılanarak sevgi ve saygı bağlılıkları kırılacak. Aralarına ikilik sokulacak. Argoya benzer bir küfür dili Türkler arasında yayılarak milli dil ve duyguları bozulacak. Zengin Rum tüccar ve esnafı Türk hocalara bol hediye ve veresiye vererek onları elde edecek. Hocalar içkiye alıştırılacak. Her türlü uydurma inanışlarla dini inançları saptırılacak. Onlara yalan yanlış olaylar anlatılıp, Türk halkı ile hocaların arası açılacak.
5) Türk hükümranlığı baltalanacak. Bu iş yavaş yavaş geliştirilip, Bizans yeniden kurulacak.
6) Türk halkı arasında sürekli olarak anlaşmazlık tohumları ekilecek. Ayaklanmalar düzenlenip zamanında aradan çekilerek Türkler arasında kardeş kanı akıtılacak. Komiteler kurulup Türk köyleri basılacak.
7) Bir savaş sırasında Türk halkını sefalete götürecek her yola başvurulacak. Türk topraklarındaki en önemli gıda maddeleri, halkın elinden hızla ve gizlice toplanıp adalara gönderilecek. Buradan komşu ülkelere satılacak. Rum tüccarların uğradığı zarar milli bankalar tarafından para olarak ödenecek.
8- Doktor ve eczacı Rumlar, hastaları özellikle kimsesiz hastaları gizlice zehirleyip öldürecek. Kör, sağır, sakat edecek. Saf dışı bırakmaya çalışacak.
9) Tarım politikasında Türk çiftçisi ağır faizlerle toprağından mahrum edilecek. Borçların kolayca çoğalması sağlanacak. Böylece Türkler ellerindeki toprakları Rum tüccarlara satmak zorunda kalacaklar.
10) Yüksek rütbeli devlet memurları rüşvet, ziyafet ve hatta kadın ikramları ile Etniki Eterya’nın emrine alınacak. Ancak bu işler tamamen okuldan yetişmiş papazların talimatına ve okulun tayin edeceği kişilerle bunların vereceği direktiflere göre uygulanacak.
11) Fırsat çıktıkça özellikle resmi binalarda yangın çıkarılacak., ölümlü kazalar yaratılacak, savaş gemilerine yangın ve yaralar açılacak.
12) Bir ileri karakol ve gözetleme yeri olan manastırlardaki istekleri hemen yapılacak., verecekleri mektuplar kendi işlerinden önce yerine götürülüp teslim edilecek.
13) Bütün Rum ustaları kesinlikle Türk çırakları kullanmayacaktır. Politik düşüncelerle bir Türk çırak almak gerekirse Rum usta, Türk çırağı bir hizmetçi gibi kullanacaktır.
14) Bütün bu kurallar gizli olarak yapılacak, kurallara uymayanlar hemen aforoz edilecek, kredileri kesilecek ve Rum toplumu arasından kovulacaktır.
*DİNLER ARASI DİYALOG,
*YABANCILARA TOPRAK SATIŞLARI,
*KÖYLÜ'NÜN TARIMDAN UZAKLAŞTIRILMASI,
*BANKA FAİZLERİ İLE İNSANLARIMIZIN EZİLMESİ,
*DIŞ BORÇLA TİCARET YAPILMASI,
*TÜRKÇE'NİN "SİSTEMLİ OLARAK" BOZULMASI,
*TÜRK KÜLTÜR VE TÖRESİNİN UNUTTURULMASI,
MENFUR BİR PLANIN PARÇASI MI?
 Yılmaz KARAHAN & Mustafa Nevruz SINACI
(Kaynak: Prof. Dr. Ahmet Akgündüz “Sorularla Osmanlı”)

23 Kasım 2012 Cuma

BURDUR'UN SAZ VE SÖZ USTALARI-2

KAYACAN’DAN ÖNEMLİ BİR ESER DAHA, 130. KİTAP:


BURDUR’UN SAZ VE SÖZ USTALARI-2

Prof. Dr. İsa Kayacan’ı, yaklaşık yarım yüzyıldır; başta Anadolu basınıyla uğraşanların çoğu yakından tanımaktadır. Sanıyorum ki, Anadolu’da yazı ya da şiirinin yayınlanmadığı gazete ve dergi yoktur. Bu bakımdan kişisel olarak tanımayanlar olabilir ama O’nu en azından bir isim olarak bilirler.
Kayacan, geçmişte uzun yıllarını “Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü” nde geçirmiş ve onbir bakanın da basın danışmanlığını yapmış deneyimli bir gazetecidir. Şairdir, yazardır, araştırmacı yazardır. Benim de kırk yıllık arkadaşımdır. Bu sürede onunla arkadaşlığımızın bozulduğu görülmemiştir. Kısacası hani “Adam gibi adam” deriz ya, bence öyledir. Sözün bu kısmını fazla uzattım. Bilinen şeyleri yinelemenin anlamı olmaz.
Şimdi, fırından yeni çıkmış taze ekmek gibi elime aldığım ve “Araştırmacı yazar” kimliği ile hazırladığı en son eserinden söz etmek istiyorum. “Burdur’un Saz ve Söz Ustaları-2” adıyla yayınlanan eser, tam 792 sayfa… Çok güzel bir estetiği var. Sayfa ve bölüm düzenleri harika… Kapak üstünde “Gölhisar Yarenler Gecesi”nden bir resim konulmuş. En üstte “T.C. Burdur Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü” yazıyor. Yazının solundaki armada “T.C. Burdur Valiliği”, sağında ise “T.C.Kültür ve Turizm Bakanlığı” yazılı… Ben dostum Kayacan’ı öncelikle kutluyorum amma böyle güzel bir eseri hazırlamakta katkısı olanları da yürekten kutluyorum. 
Burdur Valiliğini nasıl kutlayacağımı ise bilemiyorum. Kendi yörelerinden çıkan bir sanatçıya (hem de onun sağlığında) ve eserine sahip çıkmalarını ne kadar övsek az gelir. Yetkililere buradan saygılarımı gönderiyorum.
Bu gün evinde kendisiyle görüştüğümde, hastalığını unutmuş gibi bir hava vardı. Yeni bir çocuğu doğmuş babayı andırıyordu yüzündeki gülümseyiş… Elbette bu durum olağan bir şey… Sanatçıların her yeni eseri, dünyaya yeni gelmiş çocuklarından farklı değildir.
Eseri inceleyince dedim ki kendi kendime; “Ya Burdur, ne kadar çok sanatçı yetiştirmiş, yöre ve Anadolu kültürüne ne kadar çok katkı sağlamış”. Kayacan, bu eserinde yalnız saz ve söz ustalarıyla kalmamış; Burdur’un hemen hemen tüm kültürel ve yöresel özelliklerini, gözlerimizin önüne sermiş.
Üstelik, kitabın arka kapağından anlaşılıyor ki, yazarın 2005 yılında yayınladığı “Burdur’un Saz ve Söz Ustaları-1” adlı eserde adı geçen saz ve söz ustaları bu eserde yer almamış.
 Kitabın 2.sayfasındaki şu ibare de dikkatimi çekti; “İsa Kayacan’ın 130 uncu kitabı olan bu eser, Kayacan’ın 70.yaşı anısına yayımlanmıştır”. 130 kitap yayınlamak, dile kolay… Nerdeyse yaşamının her yılına iki kitap düşüyor. Bu bakımdan da kendisini kutluyorum. Çünkü, başlı başına bir rekor örneğidir.
Ben daha fazla söylemiyorum. Kayacan’ın bu eserini inceleyenler, umarım ki yukarıdaki sözlerime katılacaklardır.
O’nun yeni gayretlerini ve yeni eserlerini bekliyor, kendisini tekrar kutluyor, savaştığı rahatsızlığı için de acil şifalar diliyorum. 
KAROZAN, İsmail KARA - 24 Kasım 2012                                                                                                                            

30 Ekim 2012 Salı

Cumhuriyet Nedir?



CUMHURİYET NEDİR?

Bazılarımız bizdeki Cumhuriyeti pek anlayamadılar. Ya da doğru dürüst bir şekilde anlatamadılar. Veya birileri anlamak istemediler, istemiyorlar. Bir de ben anlatayım Cumhuriyeti kısaca ve şöyle dilimin döndüğünce…

-Cumhuriyet, köşeye kıstırıldığı sanılan bir ulusun, bir at gibi kükreyişi ve şahlanışıdır.
-Cumhuriyet, mağdur edilen ve yok sayılarak üstüne gidilen bir ulusun dünyaya göklerden bakışı ve haykırışıdır.
-Cumhuriyet, özgürlük meşalesini sürekli yakan ateştir.
-Cumhuriyet, karanlığı kovan güneştir.
-Cumhuriyet, ülkemiz, vatanımız ve bayrağımızla özdeştir.
-Cumhuriyet, dünyada (adeta) cennete eştir.
-Cumhuriyet, dirençtir,
-Cumhuriyet, gönençtir.
-Cumhuriyet, erinçtir.
-Cumhuriyet, zincirleri, prangaları kırıştır.
-Cumhuriyet, düşmanların karşısında ak alınla, dimdik duruştur.
-Cumhuriyet, tüm çıkarcı ve karanlık kafalara vuruştur.
-Cumhuriyet, “Yurtta sulh, dünyada barıştır”.
-Cumhuriyet, insanlığın gelişiminde yarıştır.
-Cumhuriyet, hak, hukuk, adalet başta; en kutsal değerlere varıştır.
-Cumhuriyet, insanlık yolunda olağanüstü bir niyettir,
-Cumhuriyet, doğaya ve tüm canlılara hürriyettir.
-Cumhuriyet, çok güzel bir lisandır.
-Cumhuriyet, Türkler için büyük bir tarihtir, destandır.
-Cumhuriyet, velhasıl çok iyi ve hayırlı iştir.
-Cumhuriyet, insanlık âleminde tam bir yükseliştir.
-Cumhuriyet, özgürlük sevdalısı Türk’e yaraşır = Türk’tür.
-Cumhuriyet, ATATÜRK’tür.


İsmail KARA (30.10.2012)

19 Ekim 2012 Cuma

Bir Türk Dünyaya Bedeldir.



    BİR TÜRK DÜNYAYA BEDELDİR

     Atatürk Kastamonu’ya geldiğinde, kışlaya da uğramıştı. Koğuşları geziyordu. Her koğuşta bazı özlü sözler asılıydı. Bir koğuşta büyük bir levhaya yazılmış “Bir Türk on düşmana bedeldir” sözünü görünce birden durdu. Yüzünün rengi değişti, gözleri daldı. Sonra sert bir sesle;

     “Hayır, hayır”… dedi. “Bir Türk, dünyaya bedeldir”.

     (Z.Cemal Bakiçelebioğlu nakletmiştir)
*
     Büyük Atatürk, her şartta Türk milletine büyük değer vermiştir. Sözleriyle de daima yüceltmiş, başka bir değişle motive etmiştir.

     Örneğin, Türk köylüsü için;
     “Köylü, milletin efendisidir” demiştir.

     O’nun hiçbir kesimi aşağılayıcı mahiyette tek bir sözü yoktur.

     Atatürk büyüktü. Büyüklüğünü de, her alanda göstermiştir.

14 Ekim 2012 Pazar

Ben Yuvamı İstiyorum


                    
                                          BEN YUVAMI İSTİYORUM
     Annemle babam, sanıyorum birbirlerini iyice tanımadan evlenmişler. Evlilikleri bir süre iyi gitmiş. Sonra gürültü, patırdı, şamata başlamış. Kavga, hep kavga…   Onları biraz bilinçle tanımağa başladığımda, böyle bir ortamla karşılaştım. Üzülüyordum. Evde huzur yoktu. Bende hiç yoktu.
     Sonunda boşandılar. Dört yaşımdaydım. Hakim amca beni annemle yaşamağa mecbur etti. Yasalar, böyle gerektiriyormuş. Onun düzenli bir geliri yoktu. Babam anneme her ay “nafaka” denilen bir ödeme yapıyordu. Ama, geçim için yetmiyordu. Bu yüzden annem çocuk bakıcılığı, çamaşırcılık, kapıcılık gibi işlere koşturup duruyordu.
     Okula başladığım ilk gün, tüm arkadaşlarımın üstünde mavi renk önlük, beyaz yakalık vardı. Benimse üstümde her gün giydiğim, günlük giyecek… Diğer çocuklara gıpta ile bakıyordum. Bir süre sonra kitap, defter, kalem filan alındı. Daha sonra önlük, yakalık... Uzatmayalım. Dönem sonu geldi. Okul tatil oldu. Ben de sınıfımı başarıyla geçmiştim.
     Bir amcanın yardımıyla edindiğim malzeme ile ayakkabı boyacılığı yaparak hem harçlık biriktirmeye, hem de eve katkı sağlamaya çalışıyordum.
     Artık babamı hiç göremiyordum. Onun başka bir ülkeye gittiğini duydum.
     Annem eve çok geç gelmeye başlamıştı. Hep çok çalıştığını, çok yorulduğunu söylüyordu. Kendine çeşit çeşit giysiler alıyordu. Çok şık giyinmeye ve süslenme-ye özen gösteriyordu. Yaptığı iş ne acaba diye düşünmeye başlamıştım. O sırada annemin kötü kadın olduğu söylenmeye başladı sokaklarda. Çocuklardan bunu duyuyordum. Bana da ters ters bakmaya başladılar.
     “Annen kötü kadın olmuş” diyen Cafer amcaya kızdım. Bağırdım; “benim annem kötü kadın olamaz”… “Bu akşam seni çalıştığı yere götüreyim, gözlerinle gör istersen” dedi. O akşam birlikte gittik. Kapısında renkli ve değişken ışıklarla “gazino” yazılı bir yerdi o işyeri… Beni içeri koymak istemediler. Ancak, kapı aralığından gözlüyordum. Bir de ne göreyim; annem yarı çıplak bir şekilde insanlar içinde dolaşıyordu. Şaşkına dönmüştüm. Cafer amcayla evin yolunu tuttum. Uyku tutmadı beni bir türlü...
Annem geldiğinde saat 05 oo olmuştu. Beni uyumamış görünce nerdeyse dilini yutacaktı. “Niçin uyumadın oğlum” deyince, ben;
-Artık benim annem değilsin. Çünkü, sen kötü kadınsın, dedim.
-Nasıl konuşuyorsun öyle, ben senin için çalışıyorum, dedi.
-Nasıl çalıştığını gördüm. Yarından itibaren evi tamamen terk ediyorum, dedim.
Söyleyecek bir söz bulamadı. Oturduğu yerde, ellerini başının arasına alarak yüksek sesle ağlamaya başladı.
      Sabah olunca evden ayrıldım. Ayakkabı boyacılığı, hamallık gibi ufak tefek işler yapıyor, bazen arabaların camlarını silip bahşiş alıyor ve yaşamaya çalışıyordum.         Açıldığında okula da gitmeyerek asmıştım tabîi… Sokaklarda  diğer sokak çocuklarıyla dolaşmaya, uygun gördüğümüz yerlerde yatmaya başlamıştım zaten… Kış yaklaşmıştı. Küçük yaşıma rağmen, büyük çile rüzgârının esiri olmuştum. Çektiklerimi burada tek tek size anlatacak ve yüreğinizi yaralayacak değilim.
      Şimdi aradığım ve özlediğim bir şey var; anne, baba ve çocukların bir arada olduğu sıcak bir yuva, az da olsa huzurlu bir ortam….  Hasret kaldığım şey… Ülkemizde benim gibi yuvası bozulan, aynı ortama özlem duyan  nice yavrular  vardır, kim bilir? Aynı şekilde kaybettikleri yavrularını arayan nice anneler, babalar kim bilir?
     Şimdi evlenmek, yuva kurmak isteyen büyüklerime ve tüm anne-babalara  bir çift sözüm olacak;
     -Ne olur eşinizi seçmede titiz olun, evlendikten sonra yuvanıza iyi sahip çıkın, onu asla dağıtmayın! Çocuklarınızı ve eşinizi mutlu edin! Öncelikle çocuklarınızı benim düştüğüm durumlara düşürmeyin!  Yalvarıyorum!

(Bu yazı, 12 yaşındaki bir çocuğun gerçek ifadesidir)
İsmail KARA